Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Körlüğe körlük'te körlüğümüzü görebilmenin erdemliliği adına

İnsan farkında değildi "hiç bir şey"in. Hiç neydi, ne hiçdi bilemedi; bir neydi, ne birdi bulamadı; şey neydi, ne şeydi olamadı.  Hiç, bir şeydi. Bir, şeydi. Şey neydi? (Şey hiç ve birdi.) Hiç bir fena ise, fenalıkta da bir şeyler vardı. Kavramak için dolandığım zihnimin snepsleri arasında kaybetmişken kendimi, kendime bi yol tayin etmeye karar vermeliydim. Verdim de. Fakat kaybolmak, yaşamın belirtisiydi, buldu beni, verdi bana beni, kına yakmak kaldı geriye. Bir şeyin bir şey olması kaçınılmazdır. Basitliği ve mürekkepliğini bir kenara bırakmalıydı ancak mürekkeplik var idiyse kendinde o zaman basitlike seyralmalıyızdır. Önemli olanında buraya inmenin ehemmiyetidir. Buraya inebilmek, öze inmekle eşdeğerdir, yani cevhere. Arazlardan azadeliğinde geriye ne kelepçe kalacaktır ne de tasma. O zaman inmek gerek, çıkmak için.  Fena olmaklığın en derin merhalesidir. Mürekkepliğinde üç mertebe zahir: Şeyh, Rasul ve Allah.  Kendini, diğerinde bir etmenin adıdır o. Duyan kulak, gö...
En son yayınlar

Ferit KAM - Kabristan

Ey mebde-i vücûdun serhadd-i intihâsı Ey sâfilîne Hakk'ın dünyâda son nidâsı. (Ey varlığın başlangıcının bitiş noktası  Ey insanlara (aşağıdakiler) Hak'kın dünyada son nidası) Ey çehre-i şuûnun çîn-i cebîn-i hüznü, Ey kâinât-ı hüznün sûzişli bir bükâsı. (Ey olayların hasıl ettiği kırışık üzüntülü alın  Ey hüzün âleminin oldurduğu dokunaklı ağlayış) Fikrimce varsa sensin mihnet - sarây-ı dehrin, Azâde-i gavâil bir cây-ı dil küşası. (Dünyanın sıkıntı yerinde fikrimce sen varsın  Dert ve sıkıntıdan uzak, gönül açıcı yeri) Bir meclis-i kazâsın hükmünle mün'akittir,  Bu cenk-i bîmeâlin sulh-ı ebed-nümâsı. (Bir kaza yerisin akdedilmiş hükmünle Bu manasız kavgaların ebedi barış yeri) Ey neşvenin, gumûmun me'vây-ı vâpesîni,  Ey cuşûş-ü sükûnun âğuş-ı ilticâsı. (Ey neşe ve kederlerin son sığınağı  Ey sessizlik ve sakinliğin sığınma yeri) Bahs-ı hakîkatındır mebhût eden cihânı,  Ey mebde-ü meâdın meydân-ı iltikâsı. (Cihanı hayrete düşüren hakikat bahsindir ...

Kanevsky'den Devşirilenler ve Kaybedilen Aşkına

"Bir gün insan “virgül”ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün ise “ünlem” işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu. Bir süre sonra da “soru işaretini” kaybetti ve artık soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne kendisi umurundaydı. Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste” işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti. Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri” kalmıştı. Kendine has tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi." demiş Alex Kanevsky. Bazı noktalarında haklı, bazıları muhtemel, diğer bazılarında ise haklılık payı var gib...

Böylece

Bir gün bir yazı okumuştum kişinin sevdiği yerde yaşabileceğine, sevmiyorsa aksinin olacağına dairdi. Yaşamayı gerekli kılan ve birincil şartı olan sevginin, temelinde ne vardı onu düşledim. Gördüm ki bakış var. Bakış derken, onun bendeki son nokta olduğunu ve aslında onunda arkasında bir evre barındırdığını ve bununda içerisinde görüş, duyuş gibi soyutlukların barındığı bir şeyden bahsediyorum.  Daha öncesine en öncesine gitmek gerekse şayet hayata başladığımız günden beridir bize, her hangiliklerle bizi inşa etmede ve devam etmekte ve de edecek de. Önceliğin sonralığı olduğunu da  düşündüm. Zaten hep öyle değil miydi. Her önceliğin sonralığı olması gerekirdi ki, öncelik öncelik olabilsin, sonraki sonralık. Sonrasının ne olduğunu zaman gösterecekti ama önceki bu sonralığı inşa etmeye etkendi. Bunu bildim.  Ama zaman geçtikçe cahilleşiyorum. Cahilliğin ne ile muttasıf olduğunu ifade etmeli belki önce.  Cehalet öncelikle bilmek ve bilmemek skalasında bilmemeye tekabül...

Der'i Mefâsid

Yollar, yollar ve yol. Bazen hüznü barındırırken insandan bir şeyleri alıp, bir şeyler vermeyi vadedendir. Hayat kendi kurallarıyla kendi ev sahipliğini yaparak ağarlarken sofradan kimin kalkmasının gerekliliği konusunda ne en yaşlısı ne en genci olarak karar vermediğine göre, nasıl bir mekanizmayla inşasını bize izhar eder? Ne der? Soluğun ensemizde hissedilmesi her an, anbean, her zerrede esrarın mihengini bütün duyularımıza ünleyerek kendi sesini ve götürmek isterken bizi, bizim istemediğimiz herhangi bir yer olsa dahi. Bir yol var ve fakat sonunda uçsuz bucaksız bir kıyı ve şeridinde herhangi bir sınır barındırmayan.  Bir yol var ve ancak, fakatlara takılı kalmış, debdebe içerisinde boğarken kendini, kendiyle birlikte, beraberliği de götüren, buna asla bir katre de olsa göz yaşı dökmeyen, dökmeye çalışanın varlığını bilip, herhangi bir hisle arkasına dönüp baktığında kimseyi göremediğini anladığında, anlamın izharında habis bir şey olduğunu bilerek "elbet bir hinlik vardır sen...

KOPUŞ

Dünyanın rengi varmış gördüm.  Buluttan inen her damlanın bir meleğin indirebileceğini kavradığımda, kadavranın en fazla toprağa bir kaç gram ağırlığı olduğunu bildiğimde, inledigim her anın aslında bir dünya nimeti olduğunu indinde, dünyanın bir rengi vardı, gördüm. Kördüğüm olan her sinenin döneminin ölümsüzlüğünün diğer sinelerde bir yer edinişini ve buna girmek için bir hayli deli müsemma olunacağını anladığımda kördüm ve boğmak için körlüğü doğmadan sıvadım kolları, bir model vardı, baktım, baktım, baktım.. ta ki taklayana kadar dizlerimin üzerine, ellerimin üzerine alnımın ve ayak parmaklarımın yerde emince kalmasını sağlayacak için biçimden biçime, içinden içime, içimden içine bir bağ kurulana kadar, ne denli sudan bahane olsa da geri döneceğimi bile bile, inleyerek de olsa önünde kapının dondum kaldım, kalakaldım, karakolumdan tutarak karakola teslime kadar boynumu hunharca emrine amade edemediğimi, buna karşın karşı karşıya kaldığımın senin merhametin ve lütfun olduğunu ik...

Ölüş sırrı ne kadar da yakındı oluş sırrına

Yiyende ölüyor yemeyen de demişler, zırt etmişler ama bilmemişler. Bilselermiş birazcık da izan olaymış, bu sonuca ulaşmazdı. Ulaşmış demek ki, bir yol var ifsada meyyal olanda kim kalırmış geride deyü, topyekûn bir olarak mantık ve akla ikna yoluyla heves tokmağında döven, çıkan karışımı heva havanına alıp üzerine güzelleme ve cezbedici renkleri ekleyip, sunumunun gayet tabii ve dikkate calip bir şekilde yapılan ve yapılanının da karşı koymaya mecali kalmayacak şekilde yoran ve bitap düşüren.  Fakat bunu da ona yaparken yorulmak ve bitap düşmenin bir tür ibadet mahiyetinde olduğunu oshocu bir dil ile merakı kamçılayan; kamçıla kamçıla köle edene kadar kendine ve bal sürerek yalnızca göze ve dolayısıyla akla.  Bunu kabule maruz kalan bilinç kendini aydın ve entelektüel sanmasın da ne yapsın. Hamdım, aha piştim diye duyumsamasında ne yapsın. Ne yapsın bir şey sanmasın da kendini, kendine geldiğini "nosce te ipsum" ile ölçmesin, biçmesinde ne yapsın...

Öylece

Ben seni bekliyorum, sen de tutmuş beni bekliyorsun; ben gelmiyorum, sen de tutmuş gelmiyorsun. Ama bir şey gidiyor, o her şeyin eşitliğine konabilen bir şey, şey yani zaman.  gitsin bakalım bir kalemde demeye gelmeyecek derecede ehemmiyetli bir şey bu, yani insanın yegane sermayesi olan, ondan gayrısının sermaye olmaya muktedir olmayacağı. gitsin, gelmesi olmayan bir ak şeyden bir tanesi olan gitsin. öyle sessiz, kimsesiz bir başına, başını alarak başbaşalığa öte gitsin.  belki kafasını dinler, toparlar biraz kendini, kendiyle baş başa kalınca toparlar kendini, öyleydi insan buna ihtiyaç duyardı bazen. bazen bir başkasına ama hem muhtaç herhangi bir şekilde herhangi bir şeye, neyi bekliyorsa beklemeye, neyi istiyorsa istemeye, ama hep bir şeye ihtiyacı vardı.  istersen bekleme, istersen isteme ama hayat hep bir bekleyiş ve isteyiş, işte "hezar endişe" dediğinden bazıları Sâdi-i Şirâzî'nin. "yek katre-i hunest"i de beşeriyetten mütevellit değilse nedir yani.

Gün Dönerken

Hayır hayır hayır ... İyi ve mutlu hissetmem gereken zamanda kötü ve huzursuz hissediyordum. Kimseye anlatamadığım, belki kendinin bile tam olarak anlayamadığı, hislerin olumsuzluğu içerisinde debelenirken bir eli beni bulunduğum durumdan çıkarması için binlerce kez sorsam kendime "ben kimim, neyim, neden geldim, neden böyle oldu, oluyor, olmalı ..." gibi suallerin beni ele geçirdiğini görüyorum. Bu durum mu benim mutlu olmama mani oluyor diye sorsam, bazıları evet dese onları yalanlamak şöyle dursun belki de diyip kendi köşeme kaçmaya meyletsem, erkek adamsın sen yapamazsın böyle şeyleri, şöyle yapmalısınlarla karşı karşıya kalsam, neden istemeyin kendimi bir kaşık suda boğmak. Boğmak, evet körlüğü doğmadan boğmak erdemdir diyen bir zamanlar bendim. Körüm artık, duyumsayamamak beni ne zaman bu derbederlikten kurtaracak, bunda benim payım neydi, nasıl kurtulacaktım bu halden. Oysa düşecekken bir tuğla çıksa önüme tutunmaya mecalim yok; mecalsiz ve bitabım.  Bütün bunlar yanın...

düşünsel varoş

 "İnsan, insanın kurdu" diye bir deyim vardır. Bu genel olarak, insanın insana yapabileceği kötülüklerden beri olmayacağını, olumsuz davranışlarda bulunabileceğini ifade eden bir mahiyete sahip olsa da; üzerinde biraz düşünüldüğünde şöyle yorumlar yapılabilir:  Birincisi, insan, insanın kurdu değil, insan insanı kurmuştur. Buna göre insan olabilmenin yegane yolu ister biyolojik açıdan ister mental yahut mistik açıdan insanı kuran yine insandır demek olabilir ve fakat böyle düşünüldüğünde kurt sözcüğünün aslında mecazı mürsel tarafından soyutlayıp, isim-fiil kalıbında telakki edilmesine yol açıyor. Bu durumda kurmak bir fiil olarak meydana getirmek, ortaya çıkarmak yahut çıkmasına vesile olmak gibi manalara havi bir durumda. Diğer yandan kurt araştırma ve soruşturma manasında olarak bu işin kurdu deyiminden hareketle insan, insanı araştıran, soruşturan manasında olsa yine onu ondan iyi anlayacak yoktur noktasına ulaşmak gerekiyor gibi.  İkincisi, insan insanın kurdu, aslın...

Anneler ve oğulları

 Herkes aynıdır demiyorum. Herkes aynı olmak zorundadır hiç demiyorum. Ama bu söylemde biliniz, birinin diğerini meydana getirdiği bir dünyada birbiriyle geçinemeyen, birbirlerini anlamayan, konuştuklarında konuştuklarını anlamlandırmaya çalışmayan iki bilinç ve dahi mefkure ve buna bağlı olarak şahıs bulunmakta ve vâ esefâ! Oysa bir nasılsın'a ömür feda edilmez miydi, bir nasıl gidiyor'a...  Belki şöyle düşünüyordum: Bulsan, seller akardı gözünden ışık ışık  Kaybetsen, ayaklarını titretirdi inin, dünyanın Herşey o tekmeyle başlardı ve sancılar Önünü alamazdı, sevinç bastıramazdı  Atlayarak gülerdi gözlerin, o sıra hep sen  Tek sen hissederdin ve çocuk, yaşamı  Aylar ayırırdı kordondan her ikisini  Bitmek bilmeyecek aşka, girişti bu  Kesiği makasın, artık birde iki değil  İkide biri öğrenme vakti, sonuç yine bir  Bundan sonrası hep bir gayret, hayret! En ednaya vuslat, çıkılacak son nokta  Yani cennet ve usun tamam sandığı Bir olsun...

Birinde Günlerin

 İstanbul'dayım, Üsküdar'da. Bir yağmur aldı oysa güllük gülistanlıktı en son, ve döndü an haşin ve ıssız hissettiren bir fırtınaya forteyle kalakaldım, kaçıştıklarını görünce insanların herhangi bir yana herhangi bir anlamsızlıkla tek anlamın ıslanmak ve sonradan bunun  getireceğine inandığı şeyden, yani kendinden kaçabileceğini düşünebilen zavallılığına ve de  Sen yanımdaydın. Kediydi hatta bir ara kendine kuytu bir köşe bulmaya çalışırken büzülen  sığınan, yanındaki bir tanıdığının, daha da bir  tanıdık olabileceğinin başlangıcı olan o anın getirdiği sıcaklığı duyumsayayım derken  tabiatın bazen acımasız olabileceğini unuttum  İnsanlar haklı mıydı şimdi yaptıkları şeylerde Sen yanımdaydın. Hiç bir kuş ve martı görünmez  olmuştu havada salınabilen bir o yana bir diğerine sen yanımdaydın. Ve ne yapmalıyım diye düşünüyorum Islanıyoruz bu bir şölendi, davet ya da teklif mi... Sen yanımdaydın. Sokakları da İstanbul'un bir hayli hayallerimden beni ba...

Süleyman Nazif'e ithaf*

Günün şerefini şeref yoksunlarına kaptırıp, attırıp haysiyetini herhangi bir köprüden'çün  Çalab'a çalım satmaya ruhunu kattırıp  evrensel mizanpajın sürgüsünü yağlamak'çün  Bilmiyorlar  Ama bilsinler: ne düşerse talihe, odur ancak  görülebilen. Kuşsa kuş değil, gülse gül değil  Bir şeyin, zamanın tümelliğinde hepten "değil". Değilin değili fakat ve ancak tikelliğinde'çün.  Bir zamanlar  Aşkın hapishanesinde bir hükümlü; yükümlü yapmakla, bir insan evladının kaldıramayacağı, büklüm büklüm olup yalnızca zamanı sığınak, bir kurtuluş yeri olacağını anladığında; kün! Sonra dediler:  Bu zamana hapsolan ancak ve sadece oğludur. Hem değil mi kelîmî** ve dahi yanına çıkabilecek  Ondan ona, ondanda arza endamıyle boylayacak hem de miladında miâdının "aha başladı işte bugün" gün, günlerden bugün olunca bir bayramdır ne gerisin geri gelecek olanını, ne de gidecek. Gün              ...

DAHA DAHASI

Mûsikî mi, içinde oluşturduğun senfoniyi dinle! (Bunu dinlemeye çalıştığında duyacaksın, ama kulağınla değil, gönlünle..)  "Hiç beceremem bir kıza hediye almayı" denildiğinde aslında karşıdakini tanımadığını ima ediyordu bu söz ve yerini bulmuştu sözler içinde. Hediye, hediye olmak bakımından öncelikle karşıdakini tanımayı gerektirir. Mesela bir insan, sokaklarda dolaşırken yani gezinirken efkarında bir bazı şeylerin hallolmasını ister bazen, bazen bu hallolması gereken içsel olabilir veya dışsal olur. Ya da bir çiçek verdiğinde bir kadına birileri, aslında ona bir çiçek vermiyor onun içsel bir eksikliğini bildiğini ima ediyordur bu hediyesiyle. Çiçek maddedir yani solacaktır ve fakat onun verilen içsel bir ima ve ondaki eksikliğin giderilmesi aynı japonlarda eskiyen bir fincanın kırılmasında altınla birleştirilmesi gibi bir durumdur. Bundan dolayı "eskimek güzel ama eksilmedikçe" denilmiştir.  Yani mesele beceremeyiş değil, tanımayıştır. Buda karşıdakine değer veri...

DAHASI

"Ne güzel İstanbul bee" derdi Çakır. Burada belki de tozpembeliği anlatıyordu. Hoş zaten İstanbul güzel, fakat "Ne güzel" deyimi "bee" ile birleştiğinde biraz, "boş yapmalığı" birazda "yapabilirsin ama çok değilliği" ifade ediyor gibi. Peki İstanbul güzel, güzel de güzel hatta ne güzel, fakat o bee. Ah o beeler. Bizim bitabımızın göstergesidir. Biraz küçümseme barındırır, biraz da ne alayı.  Fakat asla bırakmaz yarı yolda, tutar elden ve devam ettirir sloganlaşan mottoları ve mottolarda barınan hakikat perdesinin kaldırılışındaki buhranı. -mı diyecekken, alıp götüren bir efkar basmaz mı geçmişten gelen anılarıyla insanı? Bakma olduğu gibi güzeldir herşey. Şey çirkindir, güzeldir her. Devamlı olan yani istimrar ve istikrar her zaman kazananlarındır gibi.  Kazananlar devamlı istikrar ve istimrar sahibi miydiler denirse, belki ya da değil süreksizliğin eş anlamıydı denir belki de Melih Cevdet'in dediği gibi. Gibiler çoktur, biz İstanbu...

GİBİSİ

Dinlersin diye:  Riopy - Attraction Biliyorum hatalıydım, ve ne kadar sıralarsam sıralayayım, hepsinde payeme düşen elbette benimdir. Ve üzgünüm.  Geri kalmayan arkadaşlıklardan başlamak gerek belki de öncelikle. Ben sustum doğal olarak onlarda sustular. -Hani aynasıydı insan insanın ya öyle işte.- Sustum şöyle veya böyle susturuldum, uzaklaştırıldım sizlerden cebren ve bu cebriyete sustum, hatalıydım. Gitmemeli miydim, bilmiyorum; gitmeli miydim bilmiyorum. Gitmemeyi yeğlerdim belki, o zamanda da bu zamanda da efkarım bu yönde ancak gönderildim. Dolayısıyla gittim. Ve özür dilerim. Kaybetmekten korktum ve kaybettim. Üzüldüm uzun zaman, kahroldum. Fakat sonradan bir zaman geldi. Ve ben, anladım ki geçici olan şeymiş arkadaşlıklar, kalıcı olanı ise dostluklarmış. Ve yanılmışım dost olarak addettiğim için her birinizi. Bundan dolayı kendimden de özür dilerim.  Geride kalan zamanla devam etmek gerekir belki de. Zaman, en bilinmeze doğru kayan ve bir o kadar da nasıl ya bile ...

AYRICASI

Belki dinlerdin diye:  "Main Theme" Sword Art Online O gün geldiğinde gidecektik.  Ne zaman kaldık buralarda, yahut kaldığımız, kalıyoruz, kalacağımız dediğimiz ya da öyle olmasını düşündüğümüz zaman ve mekanlarda.  Bir yerde birileri kendini yakıyor, diğer yerde onunla birlikte bütün bildiklerimiz ve bilmediklerimizle beraber bütün benliğimiz. Acaba biz yani iki ayağı ve bunlarda on parmağı olan, iki eli ve bunlarda da ayaklarda bulunanlara nazaran daha uzun olan, kafası ve kafasında iki gözü, iki kulağı, bir ağzı, ağzında dişleri ve ilk başta olmayan sonradan çıkan ve daha sonrasında dökülen bunlar ve dahası olan bizler, benliğimiz neredeler, hani Doğan beyin dediği sen ve ben gafletinden arınıp da biz olan o bilinçli biz, neredeler. Neredeler bizden biz çıkınca yine biz kalır düşüncesi. Neredeler sizsiz, sensiz ben ve bizler. Çıkıyor bahtı gönlümün kara ellerin buhranına girmekten, kendinden. Ne kendi kendine bir kendi, ne de kendisiz kalmış bir ve iki.  Doğmayaca...

BİR DİĞERİ

  Dinlersin diye:  Qlafur Arnalds - Loom       İlgi, alaka, bağ, sevgi... Ve yasalar: seveceksin, alakalanacak, ilgilenecek, bağlanacaksınlarla boğuşurken içeride, dikteye maruz kalarak ve elbette mecburiyet beyan eden bir olguyla yaklaşım, neticenin ne vereceğinin bir göstergesi olmak durumunda kalıyor. Yani, "hayır! yapmıyorum.." sonra mesele kendini niyeye, nedene terkeder. "Neden yapmalıymışım ki?"   Bu maruziyyete mazeret bina etmek kolay. Mesela: hıhlayarak omuz silkiş ve bununla gidiş. Kolay çünkü açıklanması gereken kişi dışarıda değildir, tatmin edilmesi gereken. Buranın acaba(?)sında bir gürz inmiş olsun, her yüreğin kemendinde bulunan bîgânelere ve dahi ensesinden tutulmuş ve atılmışken boğaz harbinin ortasına yani sinemden süzülürken her çıkan kelimenin indirmesi aklıma binlerce suali ve boğumlanan dilim. Elîm bir duygu, fakatında takılı kalınca soru: acaba mecnun muyum, yoksa meczub mu?... Ah ne bu büklümlüğün getirdiği haz ve yoz, oysa yoz ve ...

DİĞER BİRİ

  Dinlemek için:  Riopy - Drive  Büyük balık küçük balığı yer diye bir cümle vardır. Uyarlanılan insanlar içinde ve kendi vicdanlarıyla bu cümleye sığınan. Yazık! Oysa balık yani hayvan ve insan aynı değildi. Bu insanımsılar kendi vicdanlarını bununla rahatlattıklarında şunu anlayamıyorlardı: bu hareketimle insanlığımı elimden alıyor, kaybediyorum. Ve yok ediyorum.  Oysa insan, insandı; hayvan da, hayvan. Büyük insan, zengin insan, edebli insan velhasıl insan gibi insan küçüğüne yaptığı büyüklük kadar büyük, yaptığı yardım kadar zengin fakire; edebiyle davrandığı kadar insandı edebsiz olanlara. Nerede böyle insanlar deme! Kim verir, yapar yardım bu zamanda da deme! Deme işte. Çünkü ne zamanla alakalıdır insanlık, büyüklük, edebli olmak ne de mekanla alakalı.  Büyüklük, insanlık derken: hayvanın yaptığı büyüklük ile insanın ki farklıdır ve bunu siz de biliyorsunuz ey insanlar! Büyüklüğünüz, küçüklerinize yaptığınız büyüklük derken de, ne büyüklük ama değil, mesel...

MESELE

  Müzik:  Cahit Berkay - Öğretmen   Sanrı tarafından boşalan şelalenin esrarengiz yönü, kaybettirmesi, seni senden alması ve yerine boş, bomboş, kahverengi bir hava bırakması. Ve kişiler arasında meydana gelen husumetin, dünyadaki kaosun, sadece iki kavrama bakışı: şükür ve sabır.    Bazıları bazılarına şükretse, ona teşekkür etse ve bazen olduğu gibi kabul etse, yani değişimin var olduğunu kabul etse; bazıları ise, bazılarına sabretse ve dese: geçti, geçiyor ve elbette geçecek. Hem geçmiş gibi geçecek hem de gelecekte bir gün gelecek geçmiş gibi geçmiş olacak.    Sabır ve şükür, istikrarı meydana getiren nadide iki kanaldır. Husumetten, geçimsizlikten, tenakuzdan, tenakidten, mücadeleden... aldığı suyu sadece ve sadece sevgi pınarına akıtan, bir tür sentez eden iki kanal. Bu kanal yenilenir, cilalanır, ispirallenir ve zımparalanırsa asıl ihtişamına kavuşur. Sevgi meydana gelir, saygı anlamını bulur, güven tesis edilir, hizmet olur. Ve madem ki, biz bi...