Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ferit KAM - Kabristan

Ey mebde-i vücûdun serhadd-i intihâsı Ey sâfilîne Hakk'ın dünyâda son nidâsı. (Ey varlığın başlangıcının bitiş noktası  Ey insanlara (aşağıdakiler) Hak'kın dünyada son nidası) Ey çehre-i şuûnun çîn-i cebîn-i hüznü, Ey kâinât-ı hüznün sûzişli bir bükâsı. (Ey olayların hasıl ettiği kırışık üzüntülü alın  Ey hüzün âleminin oldurduğu dokunaklı ağlayış) Fikrimce varsa sensin mihnet - sarây-ı dehrin, Azâde-i gavâil bir cây-ı dil küşası. (Dünyanın sıkıntı yerinde fikrimce sen varsın  Dert ve sıkıntıdan uzak, gönül açıcı yeri) Bir meclis-i kazâsın hükmünle mün'akittir,  Bu cenk-i bîmeâlin sulh-ı ebed-nümâsı. (Bir kaza yerisin akdedilmiş hükmünle Bu manasız kavgaların ebedi barış yeri) Ey neşvenin, gumûmun me'vây-ı vâpesîni,  Ey cuşûş-ü sükûnun âğuş-ı ilticâsı. (Ey neşe ve kederlerin son sığınağı  Ey sessizlik ve sakinliğin sığınma yeri) Bahs-ı hakîkatındır mebhût eden cihânı,  Ey mebde-ü meâdın meydân-ı iltikâsı. (Cihanı hayrete düşüren hakikat bahsindir ...

Kanevsky'den Devşirilenler ve Kaybedilen Aşkına

"Bir gün insan “virgül”ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün ise “ünlem” işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu. Bir süre sonra da “soru işaretini” kaybetti ve artık soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne kendisi umurundaydı. Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste” işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti. Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri” kalmıştı. Kendine has tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi." demiş Alex Kanevsky. Bazı noktalarında haklı, bazıları muhtemel, diğer bazılarında ise haklılık payı var gib...

Böylece

Bir gün bir yazı okumuştum kişinin sevdiği yerde yaşabileceğine, sevmiyorsa aksinin olacağına dairdi. Yaşamayı gerekli kılan ve birincil şartı olan sevginin, temelinde ne vardı onu düşledim. Gördüm ki bakış var. Bakış derken, onun bendeki son nokta olduğunu ve aslında onunda arkasında bir evre barındırdığını ve bununda içerisinde görüş, duyuş gibi soyutlukların barındığı bir şeyden bahsediyorum.  Daha öncesine en öncesine gitmek gerekse şayet hayata başladığımız günden beridir bize, her hangiliklerle bizi inşa etmede ve devam etmekte ve de edecek de. Önceliğin sonralığı olduğunu da  düşündüm. Zaten hep öyle değil miydi. Her önceliğin sonralığı olması gerekirdi ki, öncelik öncelik olabilsin, sonraki sonralık. Sonrasının ne olduğunu zaman gösterecekti ama önceki bu sonralığı inşa etmeye etkendi. Bunu bildim.  Ama zaman geçtikçe cahilleşiyorum. Cahilliğin ne ile muttasıf olduğunu ifade etmeli belki önce.  Cehalet öncelikle bilmek ve bilmemek skalasında bilmemeye tekabül...

Der'i Mefâsid

Yollar, yollar ve yol. Bazen hüznü barındırırken insandan bir şeyleri alıp, bir şeyler vermeyi vadedendir. Hayat kendi kurallarıyla kendi ev sahipliğini yaparak ağarlarken sofradan kimin kalkmasının gerekliliği konusunda ne en yaşlısı ne en genci olarak karar vermediğine göre, nasıl bir mekanizmayla inşasını bize izhar eder? Ne der? Soluğun ensemizde hissedilmesi her an, anbean, her zerrede esrarın mihengini bütün duyularımıza ünleyerek kendi sesini ve götürmek isterken bizi, bizim istemediğimiz herhangi bir yer olsa dahi. Bir yol var ve fakat sonunda uçsuz bucaksız bir kıyı ve şeridinde herhangi bir sınır barındırmayan.  Bir yol var ve ancak, fakatlara takılı kalmış, debdebe içerisinde boğarken kendini, kendiyle birlikte, beraberliği de götüren, buna asla bir katre de olsa göz yaşı dökmeyen, dökmeye çalışanın varlığını bilip, herhangi bir hisle arkasına dönüp baktığında kimseyi göremediğini anladığında, anlamın izharında habis bir şey olduğunu bilerek "elbet bir hinlik vardır sen...

KOPUŞ

Dünyanın rengi varmış gördüm.  Buluttan inen her damlanın bir meleğin indirebileceğini kavradığımda, kadavranın en fazla toprağa bir kaç gram ağırlığı olduğunu bildiğimde, inledigim her anın aslında bir dünya nimeti olduğunu indinde, dünyanın bir rengi vardı, gördüm. Kördüğüm olan her sinenin döneminin ölümsüzlüğünün diğer sinelerde bir yer edinişini ve buna girmek için bir hayli deli müsemma olunacağını anladığımda kördüm ve boğmak için körlüğü doğmadan sıvadım kolları, bir model vardı, baktım, baktım, baktım.. ta ki taklayana kadar dizlerimin üzerine, ellerimin üzerine alnımın ve ayak parmaklarımın yerde emince kalmasını sağlayacak için biçimden biçime, içinden içime, içimden içine bir bağ kurulana kadar, ne denli sudan bahane olsa da geri döneceğimi bile bile, inleyerek de olsa önünde kapının dondum kaldım, kalakaldım, karakolumdan tutarak karakola teslime kadar boynumu hunharca emrine amade edemediğimi, buna karşın karşı karşıya kaldığımın senin merhametin ve lütfun olduğunu ik...

Ölüş sırrı ne kadar da yakındı oluş sırrına

Yiyende ölüyor yemeyen de demişler, zırt etmişler ama bilmemişler. Bilselermiş birazcık da izan olaymış, bu sonuca ulaşmazdı. Ulaşmış demek ki, bir yol var ifsada meyyal olanda kim kalırmış geride deyü, topyekûn bir olarak mantık ve akla ikna yoluyla heves tokmağında döven, çıkan karışımı heva havanına alıp üzerine güzelleme ve cezbedici renkleri ekleyip, sunumunun gayet tabii ve dikkate calip bir şekilde yapılan ve yapılanının da karşı koymaya mecali kalmayacak şekilde yoran ve bitap düşüren.  Fakat bunu da ona yaparken yorulmak ve bitap düşmenin bir tür ibadet mahiyetinde olduğunu oshocu bir dil ile merakı kamçılayan; kamçıla kamçıla köle edene kadar kendine ve bal sürerek yalnızca göze ve dolayısıyla akla.  Bunu kabule maruz kalan bilinç kendini aydın ve entelektüel sanmasın da ne yapsın. Hamdım, aha piştim diye duyumsamasında ne yapsın. Ne yapsın bir şey sanmasın da kendini, kendine geldiğini "nosce te ipsum" ile ölçmesin, biçmesinde ne yapsın...

Öylece

Ben seni bekliyorum, sen de tutmuş beni bekliyorsun; ben gelmiyorum, sen de tutmuş gelmiyorsun. Ama bir şey gidiyor, o her şeyin eşitliğine konabilen bir şey, şey yani zaman.  gitsin bakalım bir kalemde demeye gelmeyecek derecede ehemmiyetli bir şey bu, yani insanın yegane sermayesi olan, ondan gayrısının sermaye olmaya muktedir olmayacağı. gitsin, gelmesi olmayan bir ak şeyden bir tanesi olan gitsin. öyle sessiz, kimsesiz bir başına, başını alarak başbaşalığa öte gitsin.  belki kafasını dinler, toparlar biraz kendini, kendiyle baş başa kalınca toparlar kendini, öyleydi insan buna ihtiyaç duyardı bazen. bazen bir başkasına ama hem muhtaç herhangi bir şekilde herhangi bir şeye, neyi bekliyorsa beklemeye, neyi istiyorsa istemeye, ama hep bir şeye ihtiyacı vardı.  istersen bekleme, istersen isteme ama hayat hep bir bekleyiş ve isteyiş, işte "hezar endişe" dediğinden bazıları Sâdi-i Şirâzî'nin. "yek katre-i hunest"i de beşeriyetten mütevellit değilse nedir yani.

Gün Dönerken

Hayır hayır hayır ... İyi ve mutlu hissetmem gereken zamanda kötü ve huzursuz hissediyordum. Kimseye anlatamadığım, belki kendinin bile tam olarak anlayamadığı, hislerin olumsuzluğu içerisinde debelenirken bir eli beni bulunduğum durumdan çıkarması için binlerce kez sorsam kendime "ben kimim, neyim, neden geldim, neden böyle oldu, oluyor, olmalı ..." gibi suallerin beni ele geçirdiğini görüyorum. Bu durum mu benim mutlu olmama mani oluyor diye sorsam, bazıları evet dese onları yalanlamak şöyle dursun belki de diyip kendi köşeme kaçmaya meyletsem, erkek adamsın sen yapamazsın böyle şeyleri, şöyle yapmalısınlarla karşı karşıya kalsam, neden istemeyin kendimi bir kaşık suda boğmak. Boğmak, evet körlüğü doğmadan boğmak erdemdir diyen bir zamanlar bendim. Körüm artık, duyumsayamamak beni ne zaman bu derbederlikten kurtaracak, bunda benim payım neydi, nasıl kurtulacaktım bu halden. Oysa düşecekken bir tuğla çıksa önüme tutunmaya mecalim yok; mecalsiz ve bitabım.  Bütün bunlar yanın...