Ana içeriğe atla

Kanevsky'den Devşirilenler ve Kaybedilen Aşkına

"Bir gün insan “virgül”ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise “ünlem” işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra da “soru işaretini” kaybetti ve artık soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste” işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri” kalmıştı. Kendine has tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi." demiş Alex Kanevsky. Bazı noktalarında haklı, bazıları muhtemel, diğer bazılarında ise haklılık payı var gibi görünse de değil haklı falan. 


Öncelikle ifade edilmeli ki, bu yazıda bir bütün olarak olarak onun cümlesi tırnak işaretleri arasındadır. Burası onun bir nevi haklı olduğu gibi görünen bir yerdir. Ancak dillerin yapısı icabı ve kullanılış amacı doğrultusunda bakıldığında bunun ahlaki ve faziletli bir davranış olduğu ifade edilmelidir. Bu durum dilin gerekliliği içerisinde yer alıyorsa ve de  simgesel ve sembolleri murad ediyorsa önemlidir.

İnsan korkan bir varlıktır da. Ama bunun gerektirdiği basit ifadeleri kullanmaya yeltenmesi değildir. Şu bir gerçektir ki, insan salt rasyonel bir varlık değildir. Aynı zamanda duygusal bir varlıktır da. Korkunun sebebine gelince her kişi de farklı tezahür edebilir: bu bazen anlaşılmama bazen anlatamama olarak cereyan ettiği düşünülecek olursa, burada konuşan kişi hem kendi hem de  konuşulan kişi(ler) için meydana geliyor olabilir. Anlaşılmamak korkulacak bir şey midir, anlaşamamak korkulacak bir şey midir?

Cümleler basitleştirilmiş, bu basit cümleler zihni basitleştirmiştir. Oysa özünde insan basit bir varlıktır. Bu basitliği akıl ve kalpten mürekkepliğinde tezahür eder. Ki,  özü budur. Bunların içerisine girince herşey karmaşık hale gelir. Çünkü herşey için ayrı his ve her için ayrı tetikleyiciler söz konusu olur. Bu içeride başka olurken, dışarıya farklı çıkabilir. Dolayısıyla sorun şuraya akseder: cümlelerin basitliği mi düşünceleri basitleştirir yoksa aksi mi, yani düşüncelerin basitliği mi cümleleri basitleştirir. İkisi birbirini gerektiren bir durumsa o zaman ilk saike bakılmalıdır. O da, tavuk-yumurta meselesinde ki gibidir. Bu durumun başka vechesi de, cümleler kurulduğunda bu cümlelerin kişilere göre değişim göstereceğidir. Zihin ve mantalite denilen olgular izi takip edebildiği sürece anlaşılır olacakken, izin kaybı karmaşıklığı meydana getirecektir. Bilmeceler, zihni fonksiyonu geliştirmek için gerçekleştirilen bir olguysa o zaman bunu kuvvetlendiren bir zihnin diğer zihin gibi olmayacağı açıktır. Bu işin kesbi boyutu olmak durumundadır. Bir de yetenek tarafı olan fıtrattan gelen durumlar söz konusudur ki, bu da kalıtım ile yahut başka saiklerle açıklanma durumu meydana gelecektir. Bu durumda böyle bir zihnin diğer zihinlere kendini ifade edebilmesi için bir formülasyon gereklidir ki bu da bazılarında "e=MC2" gibi şekillendirmelerle meydana gelecekti. Bunun diğer örneklerini ise edebiyat alanının şiir ve roman ikilisinde ortaya çıkmaktadır. Yahut eski ismiyle nazım ve nesir. Dolayısıyla basitleşme bireysel bir durum olarak ortaya çıkmış oluyor. 

Ünlem hayatta yalnızca heyecana mutabakat sağlıyorsa, o zaman sembollerin bir anlamı yok demektir. Çünkü duygu anlatılamayan ama ifade edilebilen bir şeydir, ki bu o hissi birlikte yaşabilenlere, yahut o hissi yaşayabiliyor olanlara mahsustur. Sembol yazarın koyması açısından okuyucusunda bu duyguyu uyandırması için konulmuştur. Madem ki konulmuş o zaman seslere değil, gözlere hitap etmek istenmiştir. Kulağını tıkamışa bağırmanın bir faydası olmadığı gibi, köre de yazının bir faydası yoktur. O zaman öncekine işaret ile diğerine ses ile ünlenilmesi icap eder. Diğer bir nokta ise, anlamak isteyene kelam ile işaret etmeye de gerek yoktur, anlamak istemeyene ne edilirse edilsin, sazdır, kazdır. 

Bazı insanlar duygusunu içinde yaşarlar, dışarıya taşanın içeridekinin yerini tutamayacağını bilir. Bazıları dışarıya yaşatmak ister, ben seviniyorum siz de sevinmeli, ben üzülüyorum siz de üzülmelisiz diye. Bu insanın paylaşımcı olmasından kaynaklanır. Ki, zaten insan fıtratı gereği paylaşımcı bir yapıya sahip değil midir? Bu paylaşımcılığın muhataba aksi içinden gelen sada ile mualleldir. Şayet muhatabın hayrınaysa kendi hayrına, şayet şerrineyse kendi şerrine dönecektir. Buradan paylaşımcı olmak kişiye maslahat yahut mefsedet olarak döneceği ifade ediliyor olsa da, aslolanın maslahat olanını tercih etmek olduğu izahtan varestedir. Dolayısıyla duygudaşlık, hasetçiyle değil, daha çok karşıdaki kişinin karakterine göre yaşanılası olması gerekir. Burada da çok farklı kombinasyonların ortaya çıkacağı açıktır. Fakat hal ile hallenmek asıken, kal ile hallenmek fer' durumunda olduğunu da ifade etmek gerekmektedir. 

Vennetice insanların bazısı kızılması gerekene kızıp sevinilmesi gerekene seviyor; bazısı kızılması gerekene sevinip, sevilmesi gerekene kızıyor; bazısı da kızılması gereken ve sevinilmesi gereken yerde ne kızıyor ne de seviniyor. Üstelik bunun karşılığında para verenler bile olanlarla birlikte, en kötüsü olanı ise, bunların suni ve yapay bir hale getirmiş olanlarıdır. Bu durumda ise "nasılsın" sorusuna alışkanlıkla "iyiyim" denilmektedir. 

Soru işareti hiç kaybolmadı. İnsan ve insanlık hep sordu, düşündü, merak etti, araştırdı... bir şeylere ulaşmaya çalıştı hep ve bunları da içten içe kendini çürütüp yok etme pahasına devam etmeye çalıştı. Veremden gitti, zatürreden gitti gidenler hep. Zihni kaybolmuş bir evreye varsa da sormaktan alıkoyamadı kendini. Bu sorular ve merakların bazısı gündelikti bazılarında, bazıları ontolojik bir bazıları ise epistemolojik. Sordu. Meraklandı. Acaba oğlum/kızım /annem/babam/dedem/ninem vs. ne haldedir  diye. İnsan meraklanırdı, çünkü fıtratında bu da vardı. Fakat bir sorun vardı: insan hususi/cüzi/tikel şeyleri merak ediyor ama umumi/külli/tümel şeyleri merak etmiyordu gibi görünüyordu. Umursuyor ama korkuyordu. Çünkü uyarılmış ve ihtar edilmişti herkes ve herşey tarafından burası kırmızı bölge, buraya girmek var çıkmak yoktur. "Bu yolun sonsuzluğu insanı yok edecek derecededir. Şayet buna kabilsen buradan geçmeye yelten, yok değilsen bakma ardına ve acele ve ivedi şekilde git buradan. Şayet gitmeyi tercih etmezsen, olacak olanlardan kendine,  başkasını sorumlu tutamazsın.!" denildi. Bunu duyanlar girmedi oradan, gitmedi oraya. İş duymayanlar da. Duymayı yerlerdi ama ancak arkasına bakakalmaktan başkaca da çaresi yoktu. Bunu zamanla anlıyor, ama gerisin geri dönemiyordu. Gitmek zorundaydı, gidiyordu. Olmak pahasına gidenler, ölüyor; ölmek pahasına gidenler ölüyor ama oluyordu. Yol her daim ona çıkıyordu. (Belki çıkmalıydı da.) Kendi, kainat yahut dünyadan herhangi birini umursasa, anlaşılıyordu ki hiç bir yere ulaşılamayacaktı. Çünkü kendi, dünya ve kainat kendini umursayanları da umursamayanları da umursamıyordu. Fakat bir kişiyi o kıvama getirenler de yine bunlardı.

Açıklamak kendini, ama kime; anlatmak kendini, ama niye?

"Dünya da hiç bir düşünce kalmamıştır, kendisinden öncesinde düşünülmemiş olan" deyü bir deyiş söz konusudur. Bu malumdur. Yaşamış milyonlarca insandan sonra, düşünülmeyen bir şey kalmamışsa da yapılmamış şeyler vardır, ki, zaten bunların icrası için devam etmektedir belki de dünya. Sonunda dünyayı terk etme düşüncesi icraata geçecek yahut geçirilmeye çalışılacak ve dünyayı yok etme çabası her geçen gün buyun hızıyla devam edecek, en sonunda dünya parçalanmaya yüz tutacaktır. İşte dünyanın aşağı olmasının kaynağı. Bunu insanların bazısı bileisteye, bir bazısı bilmeyeistemeyerek icra edecekler, fakat kesinlikle, katiyen icra edeceklerdir. Dolayısıyla düşünce tekrarlanıyor gibi görünürse de aslında fesada doğru bir güzergah belirlemiş insan ve onu takip etmede, yani işin icraatında. 

İnsan unutkan bir varlıktır. Çünkü sözcüğün kökü dahi, nisyandan gelmektedir, yani unutkanlık. Belki de bu onun için yerli yerince kullanıldığında iyi fonksiyon icra edebiliyordur. Düşünme-unutma-okuma kombinasyonları okuma ve düşünmenin neticesi olarak ortaya çıkan unutma; unutmanın gerektiricisi olarak düşünme, düşünmenin tetikleyicisi olarak okuma. Okuma ama hangi yolla. Akıl ve kalbin bir etkinliği olarak okuma, yazmayla kendine hatırlatmaya çalışır, düşünmeyle devam ederek bütün kombinasyonunu icra etmeye devam eder. Düşünmemek diye bir şey söz konusu değildir insan için. Ki, insanın laneti de budur. Bütün unsurları ve uzuvları onu buna zorlar: koklar düşünür, görür düşünür, duyar düşünür... Lanet olmasıyla birlikte önemli bir hususiyetidir de insanın. Akledebilmek, kişiye kendini başta olmak üzere, bütün mevcudatı tanımanın yolunu açar. Bu açıdan okuyarak gezenler her zaman daha bilgindirler. Dolayısıyla kendisini tanımak gayrını da tanıyacaktır. Bundan dolayıdır "men arafe…"nun ve "carpe diem" gizemi. 

Son kertede kaydedilenler bu işaretler değil, insanın kendisiydi. Çünkü insan, düşünebilen bir canlı olarak akıl ve kalbin maiyetinde, kül ve kul olabilmeye potansiyel bir varlıktı. Olmadı, olamadı... 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ferit KAM - Kabristan

Ey mebde-i vücûdun serhadd-i intihâsı Ey sâfilîne Hakk'ın dünyâda son nidâsı. (Ey varlığın başlangıcının bitiş noktası  Ey insanlara (aşağıdakiler) Hak'kın dünyada son nidası) Ey çehre-i şuûnun çîn-i cebîn-i hüznü, Ey kâinât-ı hüznün sûzişli bir bükâsı. (Ey olayların hasıl ettiği kırışık üzüntülü alın  Ey hüzün âleminin oldurduğu dokunaklı ağlayış) Fikrimce varsa sensin mihnet - sarây-ı dehrin, Azâde-i gavâil bir cây-ı dil küşası. (Dünyanın sıkıntı yerinde fikrimce sen varsın  Dert ve sıkıntıdan uzak, gönül açıcı yeri) Bir meclis-i kazâsın hükmünle mün'akittir,  Bu cenk-i bîmeâlin sulh-ı ebed-nümâsı. (Bir kaza yerisin akdedilmiş hükmünle Bu manasız kavgaların ebedi barış yeri) Ey neşvenin, gumûmun me'vây-ı vâpesîni,  Ey cuşûş-ü sükûnun âğuş-ı ilticâsı. (Ey neşe ve kederlerin son sığınağı  Ey sessizlik ve sakinliğin sığınma yeri) Bahs-ı hakîkatındır mebhût eden cihânı,  Ey mebde-ü meâdın meydân-ı iltikâsı. (Cihanı hayrete düşüren hakikat bahsindir ...

Süleyman Nazif'e ithaf*

Günün şerefini şeref yoksunlarına kaptırıp, attırıp haysiyetini herhangi bir köprüden'çün  Çalab'a çalım satmaya ruhunu kattırıp  evrensel mizanpajın sürgüsünü yağlamak'çün  Bilmiyorlar  Ama bilsinler: ne düşerse talihe, odur ancak  görülebilen. Kuşsa kuş değil, gülse gül değil  Bir şeyin, zamanın tümelliğinde hepten "değil". Değilin değili fakat ve ancak tikelliğinde'çün.  Bir zamanlar  Aşkın hapishanesinde bir hükümlü; yükümlü yapmakla, bir insan evladının kaldıramayacağı, büklüm büklüm olup yalnızca zamanı sığınak, bir kurtuluş yeri olacağını anladığında; kün! Sonra dediler:  Bu zamana hapsolan ancak ve sadece oğludur. Hem değil mi kelîmî** ve dahi yanına çıkabilecek  Ondan ona, ondanda arza endamıyle boylayacak hem de miladında miâdının "aha başladı işte bugün" gün, günlerden bugün olunca bir bayramdır ne gerisin geri gelecek olanını, ne de gidecek. Gün              ...