İnsan farkında değildi "hiç bir şey"in. Hiç neydi, ne hiçdi bilemedi; bir neydi, ne birdi bulamadı; şey neydi, ne şeydi olamadı.
Hiç, bir şeydi. Bir, şeydi. Şey neydi? (Şey hiç ve birdi.)
Hiç bir fena ise, fenalıkta da bir şeyler vardı. Kavramak için dolandığım zihnimin snepsleri arasında kaybetmişken kendimi, kendime bi yol tayin etmeye karar vermeliydim. Verdim de. Fakat kaybolmak, yaşamın belirtisiydi, buldu beni, verdi bana beni, kına yakmak kaldı geriye. Bir şeyin bir şey olması kaçınılmazdır. Basitliği ve mürekkepliğini bir kenara bırakmalıydı ancak mürekkeplik var idiyse kendinde o zaman basitlike seyralmalıyızdır. Önemli olanında buraya inmenin ehemmiyetidir. Buraya inebilmek, öze inmekle eşdeğerdir, yani cevhere. Arazlardan azadeliğinde geriye ne kelepçe kalacaktır ne de tasma. O zaman inmek gerek, çıkmak için.
Fena olmaklığın en derin merhalesidir. Mürekkepliğinde üç mertebe zahir: Şeyh, Rasul ve Allah. Kendini, diğerinde bir etmenin adıdır o. Duyan kulak, gören göz... olması noktasına değin. Bu bilmekliğin bulmaklığa, oradanda olmaklığa doğru seyri, sülukun sürekliliği ve devamlılığını ortaya çıkarır. Bitmez bir çiledir dünya, ta ki deniyyetten necata değin.
Yorumlar
Yorum Gönder