Bu hafta musiki olarak Ólafur Arnalds var, iyi dinlemeler ve keza okumalar.
Karanlık insana şöyle der: işte sen ve ben. Bu başbaşalıkta kim daha üstün görelim ve hadi savaşalım birbirimizle ve sana senin ne kadar ezik ve aciz olduğunu isbat edeyim. Sonra anla cesaretsiz, korkak, büzük ve boynunu büktüğün kibriyayı. Hisset ve hakkını ver kendinin ve karşındakinin ve boğul acziyetinin içinde ve ğark ol buhrana. Ne de olsa daha iyidir buhranla yaşamak, seninle yaşamaktansa. Bu savaşın galibi veya mağlubu vardır. Diğer savaşlardaki gibi. Ancak bir farkla: bu savaş bir tür "otobiyografik savaş"tır. Yani, galipte kişinin kendi, mağlubta. Bu nasıl olur diye sorma! Oluyor işte ben bana yeniliyorum veya ben beni yeniyorum.
Ve diyelim ki, bu savaşta mağlup oldum kendime, peki ya bitti mi? Hayır! çünkü hayatın programlaması bunun üzerinedir. Tekrar ve tekrar yine takrar, ta ki aşıncaya kadar. Ya sonra, bitti mi dersiniz? Ve yine bitmedi. Kendi kendimizi yendikten sonra yani "iç"i, bir de dış var.
"Dış" ah o dış. İçimizleşen dış, içimiz saymaya başladığımız dış. Cüz küllü gösterir elbet ancak cüz küllün kendisi değildir. Yani "dıştakinin aynısı içtir" demek bizi yanlışa sürükler. Keza bu durumun terside. Dış ve/veya içle savaş daha zordur diyemem, bu durum görecelidir, çünkü dışı dış eden etkenlerle içi iç eden etkenler genelde aynıdır: çevre ve bu etkilere izin verdiğimiz biz, yani benliğimiz: farkındalığımız ve bilinçliliğimizin olmadığı biz. Fakat kalıtsallık ve derinlikleri kişilere göre değişim gösterir.
"İç"i durduran durumlar genelde şöyle cereyan eder: Yapabilir miyim, yapmalı mıyım, yapabilecek miyim, yapabildim mi ki, yapamadım yine yapamam, yapamadım ya yapabileceksem, şu olsa yapar mıydı, şöyle olsa (böyle, öyle, öteki, geriki, ileriki, şu zaman ve mekan da vs. olsam) yapardım... kuşkularından arınmadığımız müddetçe o iş olmaz. Çünkü orta da meydana gelen bir eylem söz konusu değil.
Kendimizi bulmak ve kalmak niyeti ve ümidiyle...
Yorumlar
Yorum Gönder